Koştu

Yazar: Ömer Kaygusuz Tasarımcı: Melisa Erce

Koştu, koştu, koştu…

Koşmaya devam etti. Uçsuz bucaksız bu yolda koşan gencin ismi Hüseyin’di. Hüseyin koşuyordu ancak neden ve nereye koştuğunu bilmiyordu. Tüm gücüyle, tüm benliğiyle koşuyordu. Hızlandıkça daha da hızlanmak istiyor, bir sınırı yokmuş gibi geliyordu kendisine, hiç koşuyormuş gibi de hissetmiyordu aynı zamanda, daha çok uçuyor gibiydi. Ne bir yorgunluk belirtisi, ne bir nefes düzensizliği, ne bir ağrı. Yanından geçen ağaçların hızına bakılırsa, oldukça hızlı olduğu söylenebilirdi. Ara sıra nereye ve neden gittiği gibi kısa süreli canını sıkan sorular aklına gelse de, koşmaktan aldığı zevkle, zaten ulaşmış olduğu insanüstü hızı aşmak için tekrar hızlanma kararı alıyor ve hızlanıyordu da…

Sonu gelmeyecekmiş gibi gözüken, ama bir sonunun olduğunu kesinlikle bildiği bu yolda, etrafını hiç incelemeden, hızlıca ilerliyordu. Yine aklına neden ve nereye koştuğu sorusu geldi. Tek başına koştuğunu farketti ve bunun mümkün olmayacağını düşünerek yolun daha ilerisine baktı. Orada toplu halde bir kalabalık olduğunu farketti. Sevindi buna ve hızlanıp onlara yetişmek istedi. Daha da hızlandı ve çok kısa sürede hemen arkasında konumlandı o kalabalığın. Nasıl oluyorda herkesin kendisinin önünde olduğuna şaşırdı ve bunun mümkün olmayacağını düşünerek arkasına baktı. Uzaklardan hızla gelen başka bir kalabalık görüp rahatladı. Arkadaki kalabalık grup ta hızlı bir şekilde Hüseyin’e yetişti.

Artık yanında yakınında bir sürü insan vardı, hatta bazılarını tanıyordu. İşten bazı arkadaşları, eski okulundan arkadaşları, kavgalı olduğu sevmediği bi kaç insan, hatta dün kendisine kahve ısmarlayıp kendisini çok mutlu eden şirket yöneticisi hep beraber koşuyorlardı. Birbirlerine hafifçe kafa sallayarak selamlaşıp, koşmaya devam ettiler. Artık can sıkıcı sorular yoktu Hüseyin için. Çünkü binlerce belki milyonlarcası da Hüseyin ile beraber koşuyorlardı. Güzel bir nedeni olmalıydı koşunun ve güzel bir yere gitmeliydi. .Herkesin çok büyük bir hevesle koşması bu şekilde açıklanabilirdi ancak…Böyle düşünmek Hüseyin’i rahatlattı. 

Güzel güzel koşarken, o sorular, çok ani bir şekilde beynine tekrar hücum etmeye başladı, hatta kendisini biraz yavaşlatmaya bile yetti bu kez. Uzun süre sonra çok etkili bir şekilde gelmişti bu sorular. Daha fazla can sıkıyorlardı, adeta birikmiş ve güçlerini birleştirip gelmiş gibiydiler. Her şey iyi güzel ama neden koşuyordu, nereye koşuyordu, kim koş demişti kendisine veya koşan diğer insanlara. Önüne geçtiği, çok yavaş, yardıma muhtaç bir insana bakıp ne yapacağını bilemeden etrafına baktı ve hemen diğer herkes gibi üzüldü. Üzülmekle iyi bir şey yaptığını düşünüp içten içe sevindi. Kendisini üzüntü durumuna sürükleyen, o zavallı insan değildi aslında. Diğer insanlara baktıktan sonra üzüldüğünü çok iyi hatırlıyordu. Diğer insanların neden üzülmüş olduğunu merak etti. Etrafına kulak kesildi. Her taraftan gelen birbirine karışan seslerden birşeyler duydu ve neden üzüldüklerini belli belirsiz anladı. Kendisinin de içerlerde bir yerde bu nedenlerle üzüldüğünü düşündü. Esasında da hiçbir şey anlamamıştı sadece kafası karışmıştı. Arasına birkaç doğru sıkışan çokça yanlış bilgi edinmişti. Buna rağmen, tamamen anlamış gibi davranıp, kendisi gibi anlamayanların olacağını düşünerek o da hararetli bir şekilde duyduğu şeyleri etrafına anlatmaya başladı. Gerçekten karışıktı bu anlattıkları. Yeni şeyler duydukça onları da ekledi. Bir şeyler anlatmak kendisine çok iyi hissettirmişti. Üzüntüsünü ve üzüntü halinin nasıl başladığını unutmuştu artık. Zaten yol boyunca üzülmesi, kızması, sevmesi, övmesi, nefret etmesi, tepki vermesi eksik olmaz olmuştu. Yine de en çok tekrar eden; tökezleyenin ve yavaşlayanın geçilmesine duyulan üzüntüydü. Asla tökezlememesi gerektiğini düşündü veya duydu etrafından. 

Kendisinden çok daha hızlı insanlar olduğunu farketti. Bu insanlar hızlandıkça büyüyor (gerçekten büyüyor), büyüdükçe hızlanıyorlardı. O kadar büyümüşlerdi ki yollarına çıkan diğer koşucuların üzerine basıp ezmeye başlamışlardı. Ezilmeyi en çokta tökezleyen ve yavaşlayan insanlar yaşıyorlardu. Büyük koşucuların diğerlerini ezme sebebini merak etti. Ezdikleri koşucuları görmüyorlar  mıydı veya onları umursamayıp sadece hedeflerine mi koşuyorlardı. Onlara asla yetişemeyeceğini kısa sürede anlasa da onlar gibi olmanın, onlar gibi olmaya çalışmanın en iyi yol olduğunu düşündü veya duydu. Düşündüğü veya duyduğu arasındaki farkı da anlamıyordu ya artık, bu yüzden bi önemi yoktu. 

Sahi neden koşuyordu? Büyük insanlar görüş alanlarının daha uzakta olması sebebiyle neden ve nereye koştuklarını en iyi onların bileceğini düşündü veya işitti. Büyük insanları takip etmenin onları dinlemenin en doğrusu olduğuna karar vererek peşlerine takıldı. Kendisinin görmediği, işitmediği, koklamadığı, dokunmadığı, tatmadığı şeyleri, bu büyük koşucular görüyor, duyuyor, kokluyor, dokunuyor, tadıyor ve hatta tüm bunları diğer herkese aktarıyorlardı. Ne kadarda iyilerdi bu büyükler… Susmayan bi alkış tufanı başladı bu büyükler için. Büyükler de çok hoşnut oldu bundan. 

Büyükler tüm bu olanlarla beraber hiçbir engel tanımadan yolları aşıyorlar ve küçükleri ezmeye devam ediyorlardı. Hüseyin arkadan büyüyerek gelen bir koşucu olduğunu farketti. Çok hızlı büyüyordu ve kısa sürede en büyük koşucular kadar büyüdü. Belki daha da fazla büyümüştü. Tam Hüseyin’in yanından geçerken tökezleyen birisini ezdiğini farketti. İşte o zaman en başta tökezleyen ve neye üzüldüğünden emin olamadığı ilk koşucuyu hatırladı ve gerçekten üzüldü o koşucu için. Büyük bi üzüntü kapladı içini arkada kalanlar ve ezilenler için. Kendinden tiksindi. Farklı bir histi bu ve çok canlı hissettirdi. Neden durmadığını merak etti ve aynı anda, bütün kafa karışıklığı içinde yavaşlamasından ötürü, biraz önce geçtiği insanların kendisini geçtiğini farkedip panikledi. Hemen hızlanıp onları geçti ve büyüyüp hızlanma hayaliyle tamamen koşmaya adadı kendisini. 

Kendisini tamamen adayarak koşmasının işe yaradığını gördü. Yavaş yavaş büyümeye başlamıştı ve giderek  hızlanıyordu. Hüseyin bu gelişmelerle mutlu oldu ve çok uzun süredir koştuğunu hatırladı. Bunca mesafe ve hıza rağmen yorulmamasına şaşırdı ve düşünceleri hızlanmaya başladı. Neden koştuğunu ve diğerlerinin neden koştuklarını tekrar merak etti. Koştukları yer bu kadar uzaksa neden araba veya benzeri araçlar kullanmayıp koştuklarına akıl erdiremedi. Böyle sorgulama içindeyken, koştukları yolun her gün otobüsün camından izlediği yol olduğunu gördü ve panikledi. Trafiğin hat safhada olduğu bir yolda, ‘’Nasıl oluyor da bu kadar serbest koşabiliyordu ve nasıl olmuştu da hiçbir araç çarpmamıştı kendisine veya bir başkasına?’’, anlamadı. 

Uzaktan bir ses geldi. Hızla yaklaşıyordu bu ses. Büyükler yok olmuştu diğer herkes te bir yerlere kaçmaya çalışıyordu. Önündeki herkes kenarlara kaçtığında hızla yaklaşan bu sesin işe gitmek için kullandığı otobüs olduğunu gördü ve bu kadar hızlı olmasına çok şaşırdı. Son bir hamleyle Hüseyin de kendini kenara atıp kurtarmak istese de çok geçti. Otobüsü çok geç görmüştü ve göz açıp kapayıncaya kadar aradaki mesafe erimişti. Kaçınılmaz son gerçekleşti ve otobüs Hüseyin’e çarptı. Beklediği gibi bir acı hissetmedi. Ne gördüğünü de seçemiyordu artık. Karanlık, beyaz, karanlık, beyaz, karanlık, beyaz, karanlık, beyaz, beyaz ve beyaz…

Tavana baktı, esnedi ve yatakta döndü. Bacaklarının ağrıdığını ve kasılmış halde olduğunu farketti. Hala yorgundu. Uyuyup dinlenmekten ziyade, sırtında taş taşısa, ancak bu kadar yorulacağını düşündü. Alarmın çalmadığını farketti ve panikleyip hemen telefona uzandı. Alarm çalmıştı ancak kendisi uyanmamıştı ve işe geç kalmıştı. Üstelik, bir sonraki otobüsün kalkmasına çok az kalmıştı. Hemen kalkmaya yeltendi, ayakları izin vermedi ve yere kapaklandı. Düşe kalka pantolonunu, gömleğini giydi, hazırlandı ve koştu…