Muhasebe

Yazar: Sadullah Aksoy Tasarımcı: Yasemin d. Güzel

Gözlerimi kapatmalı mıyım, yoksa yüzleşmekten korktuğum gerçeği görmemek için gecenin karanlığı kâfi gelir mi, bilmiyordum. Uzun zamandır aklıma gelmeyen kara gün o  gece yeniden canlanmış, bir çocuk enerjikliğiyle karşıma gelip dikilmişti. İyi ama bunca  zaman sonra neden? Hayatım boyunca yalnız kalmaya mahkûm oluşum yeterince ağır bir  ceza değilmiş gibi neden bir de vicdanın zorlu muhasebesinden geçmek zorundaydım? O  günü her hatırlayışımda aklıma düşen bu sorulara bir kez daha cevap bulamamıştım. Hem bu  sorulardan kurtulmak için hem de ertesi gün erken kalkmam gerektiği için bir an evvel  uykuya dalmam gerekiyordu. Gel gör ki gözlerim bir daha göremeyeceği bir güzelliğin her  ayrıntısını hafızama kazımak istermişçesine kapanmaya uzaktı. Uyuyamayacağımı anlayınca  en azından kafamdaki düşünceleri dağıtmak için yaklaşık üç ay önceki doğum günümde  kendime aldığım fakat o günden beri kapağını dahi açmadığım bir kişisel gelişim kitabının  sayfalarını karıştırmaya başladım. Kendine güvenmek, bardağa dolu tarafından bakmak gibi  zırvalarla dolu bir kitaptı. Her kim ise bu kitabın yazarı dünyanın gerçeklerine dair hiçbir fikri  olmadığına adım gibi emindim. Ne tarafından bakarsan bak dünya berbat bir yerdi ve hiçbir  şey bunu değiştiremezdi. Kitabın komedyalarını okumak biraz olsun kafamın dağılmasına  yardımcı olmuştu fakat yine de gözüme uyku girmiyordu. Az sonra odama doğru yaklaşana  annemin ayak seslerini duydum, odamın kapısını araladığı sırada elimdeki kitabı kapatmış,  oyalanacak başka şeyler aramaktaydım. Annem uykulu olduğundan mı yılların verdiği  yorgunluktan mı bilinmez birkaç metre uzağındaki benim bile zor duyabileceğim sesle; 

-Hayırdır oğlum, niye uyumadın, diye sordu. 

-Uyku tutmadı anne, boş ver sen. Hadi Allah rahatlık versin. Yatıyorum ben de. -Tamam oğlum, hadi iyi geceler. Üstünü iyi ört.  

Annem kırk beş yaşında olduşumu hiç umursamadan her zamanki öğütlerini verdikten  sonra yavaş adımlarla kendi odasına yöneldi. Ben de yatağımda bir o tarafa bir bu tarafa  dönüp uyumaya çalıştıktan yaklaşık bir saat sonra gözlerimin direncini kırmayı başardım ve  hiç de huzurlu olmayan bir uykuya daldım.  

Ertesi gün öğlene doğru anca uyanabilmiştim. Tabii buna uyanmak denebilirse.  Etrafımda dönen olaylara karşı herhangi bir tepki vermiyor, hiç kimseye, hiçbir şeye karşı 

menfi veya müspet bir his beslemiyordum. Dünyada neler olup bittiğiyle ilgilenmiyordum.  Sadece ben ve yıkılmaz, geçilmez, sarsılmaz bir duvar gibi karşımda duran vicdanım vardı.  Bezen ise annem bir heyula gibi belirip varlığını hatırlatıp tekrar yok oluyordu. Gözlerim bir  sebep bulup açıldığı vakit uyanıyor, yorgun düşüp uykuya muhtaç olduğum zaman  uyuyordum. Bedenen uyanıktım fakat ruhen derin bir uykuya dalalı epey zaman olmuştu.  

Dün gece erken kalkmam gerektiğini düşünerek uyumaya çalıştığımı anımsadım.  Fakat neden erken uyanmam gerektiği aklıma gelmiyordu. Zaten bunun bir önemi de  kalmamıştı, saat 12’ye varmak üzereydi. Bir şekilde artık açılmış olan gözlerimi yorgun  düşüp tekrar kapanmaya ihtiyaç duyuncaya kadar açık tutmak adına yatağımdan doğrulup  banyoya yöneldim. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra annemi kontrol etmek için her gün bu  saatlerde bulunduğu mutfağa yöneldim. Mutfağın kapısında beni gören annem samimi bir  sesle; 

-Uyandın mı? diye sordu. 

-Uyandım, diyerek cevabı aşikâr olan bu soruyu yanıtladım. 

-Gel iki lokma bir şeyler ye.  

Mutfağa kurulmuş olan masada mütevazı denilebilecek bir kahvaltı yaptım. Kahvaltıyı  bitirip anneme teşekkür ettikten sonra herhangi bir sebep olmaksızın oturma odasına  yöneldim. Koltuğa çöküp bir şeyler düşünmeden ve hiçbir şey umursamadan sadece  vicdanımla baş başa kalacağım esnada koltuğun sol çaprazındaki kapının hemen kenarında duran takvimi fark ettim. İlk asıldığı birkaç gün hariç daha önce dikkatimi çekmeyen bu  takvimin bugün yeniden dikkatimi çekmesinin sebebi üzerinde yazılı olan tarihti. 6 Haziran…  Tam otuz yıl… O kara günün üzerinden tam otuz yıl geçmişti. Anlık bir farkındalıkla  yüklendiğim bu yük saniyeden daha kısa bir zaman dilimi içerisinde taşıyamayacağım  seviyeye ulaşmıştı. Bugün neden erken uyanmam gerektiği ise yine o an aklıma geldi. Otuz  yıllık yaşanmışlığı ve yaşanamayan her duyguyu otuz saniye kadar tasavvur ettikten sonra  sıkılmaya, daralmaya ve nefes almakta zorlanmaya başladığımı hissedip biraz nefeslenmek  adına kendimi dışarı attım. Nereye gittiğimi bilmeden yavaş adımlarla yürümeye başladım.  Attığım her adım vicdani hesaplaşmalar ve hayal kırıklıkları ile geçen ömrümün bir  merhalesiydi. Her adımda düşündüm, her adımda biraz daha yaşlandım.  

On beş yaşımdaydım hayatımın bu hale gelmesine sebep olan o gün yaşandığında. O  günden sonra hayatıma yeni bir insan sokamadım. Var olanları da bir bir kaybetmeye 

başladım. O zamanlar tek bir kişiye bile bahsedemediğim bu olay yüzünden okuduğum liseyi  bitiremedim. On sekiz yaşımdayken babamın ölmesiyle de eğitim ve öğretimle olan bağım  tamamen kopmuş oldu. Evin tek çocuğuydum. Babamın vefatından sonra annem beni birkaç  kez daha okula başlatmaya çalıştıysa da işe yaramayacağını görünce vazgeçti. Bir işe girip  evlenmem konusundaki ısrarları da sonuçlanmayınca bir daha bu mevzuları hiç açmadı. Tam  bir umutsuz vaka idim. Gerçi pek bir şey değişmiş sayılmaz ya, neyse. Aylık kira geliri olan  bir evimizin varlığı sebebiyle onca yıl kıt kanaat geçinip gittik. Otuzlu yaşlarımın başlarında  gerçek dünyadan soyutlanmanın kolay ve zevkli bir yolunu keşfettim; kitap okumak. Kitaplar  sayesinde bana kattıklarından pek memnun olmadığım bu dünyadan uzaklaşıyor, bir türlü  hafifletemediğim vicdan azabından olabildiğince kurtulmaya çalışıyordum. Bu okuma merakı  annemin gözünde benimle alakalı yeni umutlar doğurduysa da nihai netice asla değişmiyordu;  hayal kırıklığı. Otuz yıl boyunca çeşitli şekillerde sürekli hayal kırıklığına uğrattım annemi.  Düşünüyorum da insanın kendinden bir parça olan evladıyla imtihanı, imtihanların en ağırı  olsa gerek ve be bu imtihanın ta kendisiydim.  

Kendimi sorgulayan, suçlayan ve cezalandıran düşünceler eşliğinde ilçeden epey  uzaklaştım. İlçenin sahil şeridi boyunca uzanan yolu takip edip dikenlerle kaplı bir tarlada  geçerek kıyıya ulaştım. Bir taş bulup oturdum ve önümde uzanan denizi seyre daldım. Gün  batmak üzereydi. 30 yıl sonra yeniden 6 Haziran’ın üzerine doğan güneş az sonra ilçemizi  terk edecekti. Denizi boylu boyunca bir kızıllık kaplamıştı, tıpkı otuz yıl önceki gibi bir  kızıllık. Fakat tek bir farkla, bu rahatlatan, huzur veren, dingin bir kızıllıktı, o ise yakıp yıkan,  kül eden bir kızıllıktı.  

Bir gün daha yitip gitti. Kocaman hayal kırıklıkları ile dolu otuz yılın son günü de bir  müjde çıkarmadı karşıma. Ve ben anladım ki insan geçmişi kadardır. Tüm yaşanmışlıkları bir  araya gelip insanı oluşturur da bir tanesini silip atsan mazisinde o an başka birine dönüşüverir.  Ben de bu kadardım işte. Otuz yıllık bir vicdan azabı ve her tarafımı kaplayan koca bir  ümitsizlik… Beni ben yapan ne varsa bunlardı işte. Oysa bu uğursuz, huysuz adam yerine  bambaşka birisi olabilirdim. Öylesine yoğundu ki pişmanlığım, dünyanın en bedbaht adamı  benim sanıyordum. Hiçbir acı otuz senenin boşa gitmesinden, bir gün olsun gülmemekten, bir  kişiyi bile sevememekten daha ağır olamaz gibi geliyordu. Oysa ne garip olmak istediğimiz  insandan şikâyetçi oluşumuz. İnanıyordum ki bu kara talih benim bir parçamdır ve başka bir  hayat mümkün değildir. Bedenim ebediyen karanlığa saplanana dek bu onulmaz talihi  yaşayacaktım ve bundan şikâyetçi olmamalıydım, değiştirmeye çalışmamalıydım. İnsanların 

rolleri vardı ve benim rolüm de bu hayatı benimseyip şimdi olduğum hal üzere çekip gitmekti dünyadan. Tıpkı şu yitip giden gün gibi. 

Eve epey geç geldim. Annem çoktan uyumuştu. Hemen üstümü değiştirip yatağıma  girdim. Fakat bu sefer uyumaya çalışmadım, evet gözlerimi kapadım fakat uyumak için değil,  hatırlamak için. Bir kez daha hatırlamak ve hatıranın yerini sağlamlaştırmak için. İşte,  hatırlıyorum; on beş yaşımdayım. Şimdiki gibi çökmüş bir yüzüm, ağarmış saçlarım ve hayal  kırıklıklarım yok. Aksine sebepsizce gülen, tebessüm eksik olmayan bir yüzüm var. Sanki  yitip gideceğini biliyormuşum da fazla fazla kullanıyormuşum neşemi. Herhangi bir telaşem  yok, sadece yaşamak var, o an ne oluyorsa onu yaşamak. Geçmişin acıları da yok geleceğin  korkuları da, sadece o an var.  

İşte yine okuldan çıkıyorum. Birkaç arkadaşla vedalaşıp eve giden yolu tek başıma  devam ediyorum. Eve gidip üstümü değiştireceğim, karnımı doyurup kendimi dışarı atacağım.  Ama içimde bir kıpırtı var, her gün olandan biraz daha farklı bir kıpırtı. Sanki içerisinde  bulunduğum saat veya gün fazla sakinmiş gibi geliyor. Bir hareket lazım, bir heyecan lazım.  Eve giden yolu nasıl daha eğlenceli hale getirebileceğimi düşünüyorum. Hareketsizliğe,  sakinliğe, dinginliğe tahammül edemiyorum. Bir arayışla ceplerimi yokluyorum, bir kibrit  kutusu. Neden cebimde bir kibrit kutusu var bilmiyorum, umurumda da değil. Kibrit kutusu  ile neler yapabileceğimi düşünüyorum. Az ileride karşıma bir çalılık çıkıyor. Üç dört adım  büyüklüklerinde eni ve boyu olan ufak bir çalılık. Bir anda şeytani bir hırs ve hükmetme  duygusuyla aklıma bu çalılığı yakmak fikri geliyor. Zaten kuytu köşe bir yer, kimseler göremez beni. Ufak bir çalılığın yanmasından da kimseye bir zarar gelmez. Kan akışımın  hızlandığını hissediyorum, şöyle bir göz gezdiriyorum çalılığın üzerinde. Birazdan bu  çalıların hepsi yok olacak, kül olup gidecekler. O çalıların geleceğimi de beraberinde  götüreceğini o an bilemiyorum. Kibrit kutusundan bir kibrit seçip tutuşturuyorum, fakat hafif  esen rüzgârın da etkisiyle çalıyı tutuşturamadan sönüyor. Bunun belki de ilahi bir uyarı  olduğunu anlayamayacak kadar heyecanlıyım. İlk denemenin başarısız oluşu biraz hevesimi  kırıyor ama bir yandan da azmimi perçinliyor, yakacağım burayı, ne olursa olsun yakacağım.  Küçük bir çalılığın yanmamakta direnmesini benliğime yapılmış bir baş kaldırı olarak  algılayıp daha bir aceleyle diğer kibriti tutuşturduğum gibi çalılığın ortasına atıyorum. İşte  yanıyor, aralarından bir tanesinin karşımda eğilip büzülüp yok olduğunu görüyorum. Ve sonra  bir tane daha, bir tane daha ve bir tane daha. Kısa bir zaman aralığı içerisinde tüm çalılık  tutuşuyor. İçim garip bir hükmetme duygusuyla kaplanıyor fakat bir yandan da tedirginim.  Sanki bir şeyler yanlış gidiyor gibi, bu kadar hızlı olmamalıydı. Sıcaklık ve kızıllık giderek 

büyüyor. Nasıl oldu bilmiyorum, işte yan bahçeye sıçradı. Hemen uzaklaşmalı, kaçıp gitmeli  buradan. Biraz uzaklaşıyorum, artık çalılar değil ağaçlar yanıyor. Beni kimsenin  bulamayacağını düşündüğüm bir duvar bulup arkasına gizleniyor ve giderek daha da büyüyen  yangını izliyorum. Tam bir kargaşa, bağırışmalar duyuluyor, sesler birbirine karışıyor.  Kızıllık daha da büyüyerek karşısına çıkan ne varsa yutup geçen bir canavara dönüşüyor.  Bağırışmalar duyuluyor. İşte ev de yanıyor. Çalılığın biraz gerisindeki iki katlı ahşap ev de  artık o koca kızıllığın mahkûmu oluyor. Sesler birbirine karışıyor. Bağırışmalar ve siren  sesleri duyuluyor. İkinci katın balkonunda birisi gözüme çarpıyor, bir kadın. Gözlerindeki  korkuyu buradan okuyabiliyorum. Bağırıyor, yardım istiyor. İnsanlar toplanıyor, sesler  birbirine karışıyor. Bağırışmalar… 

Havanın karanlıktan aydınlığa dönmeye başladığı saatlerde nefes nefese uykumdan  uyandım. Gece her ne olduysa ruhumun derinliklerinde beni rahatsız eden bir şeyler peyda  olmuştu. Şu saatten itibaren hayatı bu şekilde yaşamayı reddediyordum. Bir baş kaldırı, bir  isyan duygusu bünyemi ele geçirmişti. Vakti zamanında yanmayı reddeden o ilk çalı parçası  

bedenimde yeniden ruh bulmuştu. Vicdan, pişmanlık, hayal kırıklığı veya adına her ne  denirse, bana hükmedemezdi, hükmetmeliydi. Bu hastalıklı yaşam biçiminden kurtulmak  adına ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım. Otuz yıl sonra ilk defa ciddi bir karar almıştım ve ilk  defa bu kadar kararlıydım. Artık kabullenmiyordum, bana biçilmiş bir rol yoktu. Bunca yıl  sırf korktuğum için kendimi bu yalana inandırmıştım. Talihin her insana güzellikler  getirmediğini, ismimin ta en başında yüzü gülmeyecekler listesine yazıldığını düşünerek  kendimi kandırmış, bedel ödemekten ve suçumun sorumluluğunu üstlenmekten kaçmıştım.  Yangının suçlusunun ben olmadığımı, sadece zaten yanacak olan bir evin yanmasına aracı  olduğumu sürekli tekrar ederek vicdanımı yeneceğimi sanmıştım. Oysa aslında bu sebepten  ötürü kendimi yaşamaktan men ettiğimi, kendime en büyük cezayı yine kendimin verdiğini  fark edememiştim. 

İşe suçumu kabullenerek başladım. Evet, ben yaktım, istemeyerek de olsa çıkardığım o  yangın yüzünü hiç görmediğim yaşlı bir adamın ölümüne, balkondaki o korku dolu gözlerin  sahibinin de ömür boyu sakat kalmasına sebep oldu. Yangından sonra açılan soruşturma bir  süre sonra delil yetersizliğinden kapanmıştı, fakat içimdeki muhasebe henüz sonuçlandı ve  sonuç çok aşikârdı; suçluydum ve suçumun bedelini ödeyecektim.  

Hava iyice aydınlanmıştı, kararlılığımın tesiri olan bir sakinlikle üzerimi değiştirdim.  Annemin odasına gidip kapısını hafifçe aralayarak başımı içeri uzattım, uyuyordu. Yılların  yorgunluğu yüzünden okunuyordu, benim müsebbibi olduğum zorlu hayat yüzüne ilmek 

ilmek işlenmiş gibiydi. Annemi helallik isteyen bakışlarla son bir kez süzdükten sonra evden  çıktım. En yakındaki polis karakoluna gidip suçumu itiraf ettim.  

Bir süredir buradayım, hapishanede. İtiraf edeyim ki buraya alışmak beklediğimden  daha zor oldu. İlk zamanlar havası, kokusu, tınısı, her şeyiyle kasvet ve karanlık saçıyordu.  Sonradan anladım ki hiçbir karanlık insanın içindeki karanlıktan daha derin, daha uçsuz  bucaksız olamazmış. Zamanla havasını da suyunu da benimsemeye başladım. Hatta burayı  sevdim bile denebilir. Neticede uzunca bir süreden sonra ilk defa yaşadığımı hissettiğim yerdi  burası. Mütemadiyen gelip boğazımı tıkayan ve zaten olmayan huzuruma bir miktar daha  huzursuzluk ekleyen o görünmez kuvvetten kurtulmuş olmak bile burayı sevmek için yeterli  bir sebepti. Her insan gibi ben de bir suç işlemiştim, biraz ağır olsa da bedelini de ödüyordum.  En zorlu hesapçıya, kendime karşı rahattım. Vicdanın kıskacından kurtulmuştum. Artık  özgürdüm, demirden bir kapı ve dört duvarın içinde sıkışmış vaziyette hiç olmadığım kadar  özgürdüm.